Vay be, kim derdi ki A Milli Takımımız bu UEFA Uluslar Ligi'nde A Ligi'ne kadar tırmanacak! Tarihimizde ilk defa en tepedeki 'büyüklerle' aynı masaya oturduk, Brüksel'deki kura çekiminde havalar falan, gayet güzeldi. Ama gelin görün ki, o sevinç kursağımızda kaldı, hatta boğazımıza takıldı bile diyebiliriz. Kura çekildi, rakiplerimiz belirlendi, bizim çocuklar resmen Avrupa'nın kremasıyla aynı gruba düşmüşler.
Grubumuzun adı 1. Grup ama sanki 'Survivor Avrupa: Şampiyonlar Kapanı' gibi bir şey olmuş. Karşımızda kimler mi var? Fransa, İtalya, Belçika! Yani, Avrupa futbolunun 'gel keyfim gel' takımları değil, bildiğin canavarlar, demir yumruklar. Bir tanesi dünya şampiyonu olmuş, diğer ikisi de zaten bir kupayı kaldırmadıysa diğerinin finalini oynamış. Sanki UEFA "Hadi bakalım Türkiye, bakalım gerçekten A Ligi'ne layık mısın?" diye bizi en ağır sınava sokmaya karar vermiş. Şansımıza tüküreyim, başka kimseye lafım yok!
Fikstür de ayrı bir "yolculuk" hikayesi. Eylülün 25'inde Fransa ile başlayıp 28'inde İtalya'yı ağırlıyoruz, daha ilk haftadan "buyurun cenaze namazına" der gibiler. Sonra Ekim başında Belçika deplasmanı, üç gün sonra yine İtalya deplasmanı... Resmen "nefes almayın çocuklar" demişler. Kasımda biraz daha sakinleşir gibi olsak da, Belçika evimizde ve Fransa deplasmanıyla bu 'A Ligi' macerasını noktalandırıyoruz.
Ne diyelim, en azından bol bol tecrübe ediniriz. Hani derler ya, "Zorlu rakipler seni geliştirir" diye. Bakalım bizim gençler bu "geliştirme kampında" neler yapacak, bize neler izletecek? Belki de bu devlere birkaç çalım atar, sürpriz puanlar toplarız, kim bilir? Sonuçta top yuvarlak, rakip kim olursa olsun, o gün kim iyiyse o kazanır değil mi? Ya da o gün daha az yenilir... Şaka şaka, umutluyuz!