SPOR MİZAHI · Gerçek haberden esinlenen mizahi yorum.
UEFA Şampiyonlar Ligi'nin 4. haftasında Fenerbahçe, 4 Kasım Çarşamba günü sahasında Liverpool'u konuk edecek. Chobani Stadı'nda oynanacak maç saat 20.45'te başlayacak. Takvimde görünce insan iki kere bakıyor, çünkü bu cümle kulağa rüya ile fikstür çekimi arası bir şey gibi geliyor.
Normalde çarşamba akşamı 20.45, bu ülkede bulaşık makinesini boşaltıp çay koyma saatidir. Ama o gün çay başka türlü konulacak, makine başka bahara kalacak. Çünkü Kadıköy'de sıradan bir hafta içi akşamı değil, bildiğin Avrupa vitrini var. Pazartesi sendromunu atlatmış, cuma heyecanına daha varamamış beyaz yakalı bile o gün izin dilekçesinde yaratıcı olacak, mesai arkadaşına göz kırpıp erken çıkmanın bir yolunu bulacak.
Chobani Stadı detayı da işin ayrı sosu. İsim sponsoru yüzünden bir kısım taraftar hâlâ stada ne diyeceğini şaşırmış durumda, kimi Kadıköy diyor, kimi yeni ismi yuvarlamaya çalışırken dili yoğurt gibi kıvam alıyor. Fakat çarşamba akşamı adı ne olursa olsun orası aynı kazan dairesi olacak. Betonun hafızası vardır, koltuklar eski maçları unutmaz, merdiven boşlukları bile kulak kabartır.
Karşıda Liverpool var, öyle mahalle maçı ciddiyetsizliğiyle geçiştirilecek bir misafir değil. Adamların ismini duyunca insanın aklına sisli stat geceleri, yüksek tempo ve o meşhur marş geliyor. Bizde ise karşılama komitesi hazır: ıslıkla karışık uğultu, ilk düdükten önce yükselen o homurtu ve rakibi daha pas yapamadan psikolojik olarak vapur kuyruğuna sokma çabası. Kadıköy deplasmanı zaten başlı başına bir adaptasyon testi gibidir, jet-lag yetmez, bir de tribün-lag eklenir.
Şampiyonlar Ligi müziği çalınca hepimizde aynı garip ciddiyet oluşuyor, değil mi? O müzik başlar başlamaz kanepedeki dayı bile dik oturuyor, çekirdeği sessize alıyor, sanki İstiklal Marşı öncesi hazırol gibi bir hâl. Çocukken televizyondan duyduğun o melodiyi şimdi kendi stadında canlı dinleme ihtimali, balkona asılan bayrağın bile duruşunu değiştirir. Halı sahada o müziği telefonundan açıp maça çıkan nesil, şimdi gerçekten o sahneye bilet kovalıyor.
İşin gündelik hayat tarafı daha komik. Bu maç, evde misafir ağırlamaya benziyor; evi toplarsın ama bir odanın kapısını kapatıp görmezden gelirsin. İşte tribün de öyle yapacak, kusurları halının altına süpürüp vitrine en parlak hâliyle çıkacak. Trafik desen ayrı dert, çarşamba akşamı Kadıköy'e varmak, IKEA'da hafta sonu otopark bulmak kadar stratejik planlama gerektirir. Marmaray'da formalar, vapurda marş provaları, yoğurtçu önünden geçen herkesin aklında aynı maç.
Tribün sosyolojisi de şimdiden yazıldı bile. Bir köşede elinde istatistikle gezen amca olacak, Liverpool'un pres şiddetini sanki semt pazarında domates seçer gibi anlatacak. Bir köşede ilk kez Avrupa gecesine gelen genç olacak, her atağı kalp çarpıntısıyla izleyip arkadaşına sürekli saati soracak. Bir de o meşhur abi olacak, daha oyuncular ısınmaya çıkmadan taktik tahtasını zihninde kurmuş, herkese dönüp sakin olun diyecek ama kendisi en gergin olanı çıkacak.
Velhasıl bu, üç puan cetvelinden çok daha fazlası, çarşamba akşamını hatıra defterine yapıştırma meselesi. Kimse kâğıt üzerinde favori kovalamıyor, herkes o geceyi yaşamak istiyor. Düdük çalsın, ışıklar yansın, Kadıköy bir kez daha kendini bütün dünyaya o bildiği usulde tanıtsın. Sonrası mı? Sonrası sabah işe uykusuz gitmek, ama anlatacak koca bir hikâyeyle gitmek.
