Yahu hatırlıyor musunuz o günleri? Tam 48 sene sonra, yani neredeyse yarım asır, 'Acaba biz de topçu milletiyiz' dedirten bir turnuva! 2002 Dünya Kupası'ndan bahsediyorum tabii, Uzak Doğu'nun o egzotik atmosferinde, Japonya ve Güney Kore'nin ortak ev sahipliğinde, Şenol Güneş hocanın aslanları resmen destan yazdı. Kim derdi ki, bunca sene sonra gidip dünya üçüncüsü olacağız? Sanki gizli bir tarifle çıkmıştık sahaya, her maçı ayrı bir film gibi izledik, kahvede çaylar soğudu ekran başında!
Ama kolay mı sandınız? Daha ilk maçtan 'buyur burdan yak' dedik, Brezilya çıktı karşımıza. Hasan Şaş bir gol attı ama sonra Ronaldo'su Rivaldo'su derken klasik 2-1 yenildik. Kosta Rika maçında da Emre Belözoğlu öne geçirdi, yine bitime doğru yedinciğimiz golle 1-1 berabere kaldık. Artık son maça gelmişiz, 'Tamam, bavulları hazırlayın' derken, Çin'i 3-0 dağıtıp, Kosta Rika'nın da Brezilya'ya 'nasıl olsa gruptan çıktık, eğlenelim biraz' modunda 5-2 yenilmesiyle gruptan adımızı yazdırdık! Son 16'da ev sahibi Japonya'yı Ümit Davala'nın golüyle 1-0 geçtik, çeyrek finalde de o meşhur 'altın gol' kuralıyla İlhan Mansız sahneye çıktı, Senegal'i eleyip dünya dördünün arasına girdik. Var mıydı böyle bir beklentimiz? Vallahi ben herkesin 'hayırlısı olsun' dediğini hatırlıyorum!
E tabii kader ağlarını ördü, yarı finalde yine Brezilya... Bu sefer de Ronaldo'nun tek golüyle 'eyvallah' dedik, finale çıkamadık. Ama yılmak nerede, bizimkiler diğer ev sahibi Güney Kore'yle üçüncülük maçına çıktı, onları da 3-2 yenip o meşhur bronz madalyayı boynumuza astık! Brezilya desen, her zamanki gibi 'ben en iyisiyim' dedi, Almanya'yı finalde Ronaldo'nun iki golüyle devirip kupayı havaya kaldırdı. Bu arada Fransızların hali neydi öyle ya? Son şampiyon gelip gol atamadan gruptan elendi, resmen 'futbolun cilveleri' diye buna derler. Ama bizimkilerin başı dikti, hala o kupayı konuşuyoruz be!